06 - 2018 (Cilt: 7 - No: 13)
1
:
Bilinemez Olarak Başkası: Levinas, Sartre ve Husserl
Bergen COŞKUN ÖZÜAYDIN
Aristoteles’e göre bütün insanlar doğaları gereği bilmek ister. İnsanın en temel bilme konularından biri, yine kendisi yani insandır. Ancak insan, kendini bilmek için yola çıktığında kaçınılmaz olarak, bilinemez olanla karşılaşır. Bu bilinemez olan başka insandır. Başka insan, her ne kadar insan olmak bakımından insanın bir benzeri olsa da, onun karşısında asla tam olarak anlaşılamayacak bir varlık olarak durmakta ve onu şaşırtmaktadır. Emmanuel Levinas, Jean-Paul Sartre ve Edmund Husserl de doğaları gereği bilmek isteyen filozoflar olarak, bu bilinemez olanın izini sürmüş ve bu bilinemezliğin nedenlerini düşünmüştür. Bu çalışmada, bu üç filozofun başkasını bilme olanağına dair görüşleri, felsefi antropolojiyle bağlantılı olarak ele alınarak karşılaştırılacak ve böylece başkası denen bu bulmacanın çözümsüz kalışının nedenleri tartışılacaktır.
Bilinemez Olarak Başkası: Levinas, Sartre ve Husserl Tam Metin Detay
2
:
Liberalizmin Psikanalitik Yapıbozumu
Efe BAŞTÜRK
Yapıbozum, Derrida felsefesinde, yapıyı oluşturan ikiliklerin keyfiyetini vurgulamak amacıyla başvurulan bir yöntemdir. Yapıbozuma göre yapı, kendini istikrarlı bir bütün gibi sunmak için, kendini meydana getiren ikilikleri gizler ve saklar. Yapıbozumun amacı, yapıdaki içkin istikrarsızlığı ortaya çıkarmak, böylece yapının içine gizlenmiş saklı ilişkiyi deşifre etmektir. Yapıbozumun bu yöntemsel bakışı, psikanaliz felsefesiyle uyumludur. Psikanaliz, bir felsefe olarak, Ben (self) idealindeki tamamlanmamışlığı vurgulamakta ve Ben yapısını kuran şeyin kendiliğe ait olan bilinçte değil, bilinci bilinmez bir yerden çevreleyen bilinçdışı olduğunu düşünmektedir. Psikanaliz ve yapıbozum, tutarlı ve istikrarlı addedilen birliklerin aslında kırılgan olduklarını çözümlemeye çalışmaktadır. Bu makalenin amacı, yapıbozum ve psikanaliz felsefelerindeki ortaklıkları tespit ederek, liberalizm ideolojisinde Ben idealine ve onun bir özne olarak konumlandığı kapitalist ilişkilere atfedilen tutarlılıkların istikrarsızlığını ve keyfiliğini tartışmaktır. Liberalizm, Ben öznesinin rasyonel, özerk ve egoizm temelinde oluşan tutarlılığına ve bütünlüğüne dayanarak piyasa toplumsallığını olumlamakta ve olağanlaştırmaktadır. Bu olağanlaştırma hamlesi, öznede ve onun etkin olarak bulunduğu piyasa toplumundaki içsel çelişkileri saklama çabalarıyla sürekli doldurulmaktadır. Bu bağlamda, idealize edilmiş bir fail olarak “kurgusal Ben”, kapitalist ilişkilere içkin olduğu varsayılan bir “Özne” söyleminin içine yerleşmek suretiyle kendilik bilincine ulaşmaktadır. Ancak söz konusu kapitalist ilişkiler kurgusal bağlama tekabül ettiği için, bu ilişkilerin içinde konumlanan Öznenin kendisi de boş-gösteren’e dönüşmektedir. Dolayısıyla kapitalist ilişkiler, tüm anlamını, liberalizmin “Ben” idealine yüklediği boş-gösterenler üzerinden türetmektedir. Kapitalizm, somut toplumsal gerçekliğin fark edilmediği bir “kurgulanmış gerçeklik” ve “kurgulanmış Ben” üretmek suretiyle kendi tutarsız ve istikrarsız işleyişini saklamaktadır. Bu çalışmada kapitalizmin Özne-merkezli yapısının içsel tutarsızlığı psikanalitik yapıbozum yöntemi aracılığı gösterilmeye çalışılacaktır. Yapıbozum ve psikanalizin bir araya getirilmesinde ortak amaç, hem özne—merkezli toplumsal ilişkilerin hem de bu ilişkilerin merkezindeki öznenin kurgusal üretimini açığa çıkartmaktır. Başka bir deyişle psikanalitik yapıbozum, toplumsal ilişkilerin yapısal istikrarsızlığının belli bir Özne teması içerisinde görünmezliğinin deşifre edilmesine odaklanmaktadır.
Liberalizmin Psikanalitik Yapıbozumu Tam Metin Detay
3
:
Ricœur’ün Levinas Okuması Üzerine: Kendilik ve Başkalık Sorunu
Ali Sait SADIKOĞLU
Çağdaş felsefede kendilik ve başkalık nosyonları metafiziği ve etiği tekrar düşünmek için merkezi nosyonlara dönüşmüştür. Bu iki temel nosyon, özellikle Levinas ve Ricœur metinlerinde sürekli olarak karşımıza çıkan nosyonlardır. Bu makalede amacımız, çağdaş felsefede bir problem olarak kendilik ve başkalık nosyonlarının tartışmasına giriş yapmaktır. Eğer kendilik meselesi, bir yandan insanlar arası ilişkide başkasını tanıma ile ilişkili ise kendilik ve başkalık öznelliğin anlaşılmasında anahtar rol oynamaktadır. Başkalığı, etik yolla ele alarak kendiliğin kurucu bir anlam alanı olarak düşünmeye çalışıyoruz. Diğer yandan Levinas’ın Bütünlük ve Sonsuz’da varlığın anlamı bakımından göstermeyi amaçladığı gibi, bu etik boyut aslında metafiziğin bizzat kendisi olmayı hedeflemektedir. Etik olarak bu metafizik, öznellik hakkında çağdaş bir felsefi cevap olabilecek biçimde, varlık olarak varlığın düşünülmesine yeni bir imkân sunabilir. Çalışmamız bu yeni imkân hakkında bir araştırmadır.
Ricœur’ün Levinas Okuması Üzerine: Kendilik ve Başkalık Sorunu Tam Metin Detay
4
:
Theodor Adorno'da Kültürün Öznesi Olarak Bilim, Sanat Ve Felsefe
Murat BAHADIR
Maddi ve manevi öğelerin toplamı olarak tanımlanabilecek kültür, tarih boyunca baskın bir unsur tarafından şekillendirilmiştir. İlk Çağ’da mitoloji ve felsefe, Orta Çağ’da din ve Aydınlanma ile birlikte sanat ve doğa bilimleri kültürü şekillendiren özneler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak belli bir zaman sonra kültürü şekillendiren bu baskın unsurlar, şekillendirdiği kültür tarafından daima eleştiri konusu yapılmışlardır. Bu da mevcut baskın kültürel unsurun değişmesine ve hatta otoritesini kaybetmesine neden olmuştur. Bu bağlamda tarihsel gelişim süreci içerisinde toplumlar tarafından farklı değerler atfedilen bu üç disiplin kimi zaman birbiriyle çelişen kimi zaman birbiriyle örtüşen kimi zamanda birbirini onaylayan tarzda farklı ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ancak ne felsefe ne de sanat, bilim gibi bir dönemi şekillendirecek kadar güçlü bir otoriteye ve etki alanına sahip olmamıştır. Metafizikten materyalizme doğru yaşanan aydınlanmacı eksen kayması ile ortaya çıkan bu durum, özellikle 20. yüzyılda aşikar olmuştur. Pozitivizm ve endüstrileşmenin otoritesinin hemen hemen her kültürel unsurda hissedildiği bu yüzyılda da kültür eleştirilmiştir. Bu yüzyılda ortaya çıkan bu eleştirilerden biri de hiç şüphesiz Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünün bir üyesi olan Theodor W. Adorno’nun kültür endüstrisi bağlamında ileri sürdüğü düşünceleridir. Mevcut kültürü şekillendiren pozitivist yaklaşımı tek boyutlu ve totaliter olarak değerlendiren Adorno, kültürün bir öğesi olarak sanat ve felsefenin mevcut konumundan rahatsızdır. Bu bağlamda olumlayıcı pozitivist kültüre karşı negatif bir kültür yaklaşımını savunan Adorno'ya göre sanat ve felsefe, pozitivist kültür tarafından şekillendirilen bir nesne değil, kültürü şekillendiren bir özne olmalıdır. Bu noktada çalışmada, bilim karşısında kültürü şekillendiren bir özne olarak sanat ve felsefeye düşen sorumluluğun ne olduğu Adorno’nun düşüncelerinden hareketle ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Theodor Adorno Tam Metin Detay
5
:
Heidegger ve Hegel: Yaşam Zamanı ve Yaşam-Felsefesinin Zamanı
Ingo FARIN ; Çeviren: Seyit COŞKUN
Bu makalede, Hegel’in The Phenomenology of Spirit’te yer alan yaşam kavramı ve Heidegger’in 1930-31 yıllarında Hegel’s The Phenomenology of Spirit hakkındaki derslerinde bu yaşam kavramına yönelik eleştirel yorumlarını araştıracağım. Heidegger’in, Dilthey ve çağdaş-yaşam felsefesine olan resmi mesafesine rağmen, derslerinin onun yaşama olan sürekli ilgisini gösterdiğini iddia ediyorum. Yaşam-felsefesinin temel doktrinlerinden biri olan “yaşamın” “akla” muhalefetinin/karşıtlığının, Heidegger’in Hegel’in logosentrik yaşam anlayışına yönelik eleştirisini motive ettiğini iddia ediyorum. Makaleye, (I. Bölümde) Heidegger’in Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yaşam-felsefesine başlangıç noktasının kısa bir incelemesiyle başlıyorum ve (II. Bölümde) Hans Jonas üzerinden on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında “yaşama” yönelik yenilenen ilginin arkasındaki nedenlerle ilgili olarak bazı meta-düşünceler öneriyorum. (III. Bölümde) Hegel’in The Phenomenology of Spirit’teki yaşam kavramının kısa bir özetini yaptıktan sonra, (IV. Bölümde) Heidegger’in 1930/31 yıllarındaki Hegel’in The Phenomenology of Spirit yorumuna, özellikle Hegel’in yaşam ve zaman ilişkisiyle ilgili kısmına dönüyorum.
Heidegger ve Hegel: Yaşam Zamanı ve Yaşam-Felsefesinin Zamanı Tam Metin Detay
6
:
Çözümlemeden Tedaviye: Wittgenstein “Felsefesi” Üzerine Notlar
Konuk Yazar: Harun TEPE
Wittgenstein kişiliğiyle olduğu kadar görüşleriyle de aykırı bir filozoftur. Geleneksel felsefenin kalıplarını zorlayan görüşleriyle hep bir eleştiri filozofu olmuş, yeri geldiğinde kendi görüşlerini de eleştirmekten geri durmamıştır. Onun görüşleri genellikle iki döneme ayrılmakla birlikte, kimi zaman üç ya da daha fazla döneme ayrıldığı da olmuştur. Tractatus’ta mantıkçı pozitivizm çizgisinde bir felsefe eleştirisi yapan Wittgenstein, felsefe önermelerinin yanlış değil, tümüyle anlamsız olduğunu söyler. Dünya şeylerden değil olgulardan oluşmaktadır. Olguların resimleri de tümcelerdir. Bu tümceler ise tümüyle doğa bilimlerini oluşturmaktadır. Felsefede böyle tümceler bulunmaz. Felsefeye kalan dünyaya ilişkin hiçbir şey söylememek, sadece dilin çözümlemesini yapmaktır. Daha sonra bu dil görüşündeki yanlışları gören Wittgenstein, dilin farklı amaçlarla ve hep bir yaşam biçimi içinde kullanıldığı görüşüne ulaşır. Bu görüşünü de dil oyunları ve yaşam biçimi kavramları çerçevesinde ortaya koyar. Felsefeye düşen farklı dil oyunlarının söz konusu olduğunu ve bunların farklı amaçlarla oynandığını, ama bunun hep bir yaşam biçiminin içinde yaşandığını göstermesidir. Felsefe dilin kullanımına karışmamalıdır, onu olduğu gibi bırakmalıdır. Bu nedenle filozofları kullandıkları felsefi terimleri günlük dille sınamaya çağırır. Felsefe dilin kullanımına karışmadan, felsefede kullandığımız dilin düşünmemizi nasıl sakatladığını ortaya koyarak iyileşmeye kapı aralar. Çözümlemeden sadece olanı göstermeye giden yolda Wittgenstein hep bir dil filozofu, bir felsefe karşıtı olarak kalır. Ama felsefe 21. yüzyılda onun açtığı bu yolda yürüyüşünü sürdürür.
Çözümlemeden Tedaviye: Wittgenstein “Felsefesi” Üzerine Notlar Tam Metin Detay
7
:
(Un)Making Human Geography in Turkey under the Dominance of Environmental Determinism
Nuri YAVAN, Ceyda KURTAR ANLI
The environmental determinism is still being debated for more than a century among both geographers and non-geographers. In recent years, a new type of environmental determinist thinking so-called 'neo-environmental determinism' has emerged in the discipline of geography. However, in this paper our aim is not to advance neo-environmentalist debate in geography, but to show how early twentieth-century versions of environmental determinism still alive and thriving in a number of ways in current Turkish human geography. While environmental determinism was abandoned in the western geography, namely Anglo-American countries, between 1920s and 1950s, it continues to be practiced as dominant approach in Turkish human geography. Indeed, starting from the 1960's Turkish geography has been alienated from modern western geography both in terms of philosophical approaches and methodological practice. In the last 50 years, although the discipline of geography in the west has experienced significant developments and paradigm shifts, unfortunately the same level of success has not been reflected in Turkish geography. In this context, using data based on content analysis of the articles, books and PhD dissertations published by Turkish geographers over time, this paper seeks to answers two questions: (1) By whom and in which way has the environmental deterministic thought been transferred to Turkish geography and what were the consequences of this transfer? (2) How and why were Turkish human geographers able to keep up with approach of environmental determinism so long time? This paper provides a critical reflection on historical development and practice of human geography in Turkey. The paper show that, apart from Anglo-American geography, Turkish human geography has developed very unique disciplinary context by ignoring both quantitative revolution in the 1950s and 1960s and post-positivist transformations from 1970s onwards and thus reproduced its environmental deterministic approach and regional geography method until now and in this way the sub-discipline represents very anachronistic example in terms of history and philosophy of geography. Our findings suggest that the direction of causality in geographic research at the framework of human–environment interactions in Turkey have always been from the environment to humans. Humans and its culture and activities have always remained on the back, passive and weak. Overall result of this situation has led to distort the reality in the favor of the nature and to fall into an anachronic position in the face of other disciplines when they analyze the social, political and economic issues as geographers due to their inability to save themselves from the domination of nature and physical factors. As a result, it is very clear that the mild environmental determinism, mostly in the form of possibilism, is the hidden philosophy or paradigm of Turkish human geography. In other words, Turkish human geography -although recently new methods and approaches are emerging but still in its infancy stage- is fundamentally and strongly characterized by a methodologically “regional” and philosophically “mild environmental determinist” subdiscipline.
(Un)Making Human Geography in Turkey under the Dominance of Environmental Determinism Tam Metin Detay
8
:
Posseible Sayı 13, Tüm Yazılar
Posseible Sayı 13, Tüm Yazılar Tam Metin Detay
Makale Arama
Sayı
Anahtar Kelime, Yazar(lar)
Künye
Sahibi / Owner
Ertuğrul Rufayi TURAN
Editör ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü / Editor
Ertuğrul Rufayi TURAN
Editör Yardımcıları / Assistant Editors
Emrah AKDENİZ
Ömer Faik ANLI
Yayın Kurulu / Editorial Board
Ahmet İNAM
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Erdal CENGİZ
(Ankara Üniversitesi)
Kurtuluş DİNÇER
(Hacettepe Üniversitesi)
Ertuğrul Rufayi TURAN
(Ankara Üniversitesi)
Sedat YAZICI
(Çankırı Karatekin Üniversitesi)
Emrah Akdeniz
(Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi)
Senem KURTAR
(Ankara Üniversitesi)
Seyit COŞKUN
(Ankara Üniversitesi)
Ömer Faik ANLI
(Ankara Üniversitesi)
Danışma Kurulu / Board of Consultants
A.Kadir ÇÜÇEN
(Uludağ Üniversitesi)
Ayhan SOL
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Barış PARKAN
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Besim DELLALOĞLU
(Sakarya Üniversitesi)
Cemal GÜZEL
(Hacettepe Üniversitesi)
Çetin TÜRKYILMAZ
(Hacettepe Üniversitesi)
Elif ÇIRAKMAN
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Erdinç SAYAN
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Güçlü ATEŞOĞLU
(Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)
Gülay ÖZDEMİR AKGÜNDÜZ
(Bingöl Üniversitesi)
Güzin YAMANER
(Ankara Üniversitesi)
Halil TURAN
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Harun TEPE
(Hacettepe Üniversitesi)
Hüseyin Gazi TOPDEMİR
(Muğla Üniversitesi)
Kubilay AYSEVENER
(Dokuz Eylül Üniversitesi)
M.Cihan CAMCI
(Akdeniz Üniversitesi)
Melih BAŞARAN
(Galatasaray Üniversitesi)
Nazile KALAYCI
(Hacettepe Üniversitesi)
Nilgün TOKER KILINÇ
(Ege Üniversitesi)
Ömer Naci SOYKAN
(Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)
Remzi DEMİR
(Ankara Üniversitesi)
R. Levent AYSEVER
(Dokuz Eylül Üniversitesi)
Serpil SANCAR
(Ankara Üniversitesi)
Yasin CEYLAN
(Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
Zeynep DİREK
(Koç Üniversitesi)
Sekreterya / Secretariat
Zeynep İrem ÖZATAY
Yazışma Adresi / Mailing Address
Ankara Üniversitesi,
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Felsefe Bölümü, Ankara

Posseible Düşünme Dergisi hakemli bir dergidir. Yılda iki sayı olmak üzere elektronik ortamda yayınlanır. Posseible Düşünme Dergisi 2016 yılından itibaren The Philosopher's Index tarafından dizinlenmektedir.
ISSN: 2147-1622
editor@posseible.com
www.posseible.com
Tel: 0 312 310 3280 / 1232 – 1233
Posseible Düşünme Dergisi - editor@posseible.com
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki dökümanlar izinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. © 2012
Web Tasarım